İki Oda Bir Salon Hayatlar…

Börekleri yiyip, çayları içip, sigaraları tüttürdüğümüz sohbetlerimizde ahkâm keser, ülkeyi krizlerden, sıkıntılardan kurtarır; tuttuğumuz takımı şampiyon yapar; haftanın TOP 10 listesini belirler, olması gerektiğine inandığımız her şeyi yaparız. Yeri geldiğinde en iyi, en başarılı olarak kendimizi lanse eder, kendimize toz kondurmayız. İdeal olarak ise,
çok değil(!) bir ev, bir arabam olsun deriz ve mütevazî kişiliğimizle övünürüz.
Kamu yararına yaptığımız işlerde ise en ufak bir engelde mücadele etmeye yerine sistemi suçlar ve kabuğumuza çekiliriz. Suçladığımız sistemdeki aksaklıkları doğuran art niyetimizi saklar bundan dolayı zekamızla övünürüz. Yapılan işleri engellemek en büyük hünerimiz, iş yapanın dedikodusunu yapmak ise asli vazifemiz. Koskoca altmış yıllık ömrümüzde elle tutulur, gözle görülür, dişe dokunur bir şey yapmadan göçer gideriz.
Yani hayatımız iki oda bir salon için…

Başarının yolu belliyken bu yolda askerimiz olan azim ve istikrarlı çalışma hep keyfimize yenik düşer. Zevkimiz için çanak kırar, havaya silah sıkar, Rize’ye çay içmeye gideriz ama öğrenciysek yazılılara son gece, üniversite sınavlara ise son hafta çalışırız. Bir ton dua ettirir başarı bekleriz ama asıl duanın gayret edip çalışmak olduğunu düşünmeyiz.Hatalarımızı şeytana yükler ama şeytana parmak ısıttıracak şeytanlıklar yapmaktan da geri durmayız.
Hep geçmişimizle övünürüz ama iki yüz yıldır kaç tane dehâ yetiştirdiğimizi, ecdâdımıza layık birer evlat olup olmadığımızı aklımıza getirmeyiz. Yetiştirdiğimiz üç beş dehâyı da nasıl harcadığımızı övünerek anlatırız. Evde ve işyerinde monoton bir hayatımız var. Hayatımızı anlatmaya ne hacet. Bizimkisi”Sabah sekiz, akşam altı mesailik hayatlar…”

Amerika uzaya uydu gönderip fotoğrafımızı çeker bize buradan poz verip el sallamak düşer. İspanya’yı fetheden Tarık bin Ziyad “Boş zamanlarımda askerlik yapıyorum, asıl işim ilim öğrenmektir” der ve matematik çalışırdı. Biz asıl işimizi eğlenmek olarak belirler arada sırada çalışırız.

Ah, şu iki oda bir salon hayatlar!… Aceleciliğimiz, tembelliğimiz, “hemen olsun” isteyişimiz. Maraton koşusunda yüz metre koşmayı yeterli gören kısır düşüncemiz. “Biri yapsın da, biz peşinden gideriz” anlayışımız.

Hep okuduğumuz, öğrendiğimiz geçmişi hayal etme yerine, geçmişten güç alarak geleceğe gözünü diken dâhi insanlar yetiştirmeliyiz. Ülkede neyin yolunda gitmediğini, neyin gittiğini tespit ederek ömür tüketen insanlardan bıktık. Artık bize işleri yoluna koyup, keşifler yapıp, geçmişi aratmayacak dâhi insanlar gerek. İki oda bir salonluk hayatlar yerine tüm memleketi tek bir hane gibi gören hayatlar istiyoruz.